Arı Ürünlerimiz





Dondurulmuş polen, kurutulmuş polen, süzme bal, petek bal > Bak: ARI ÜRÜNLERİMİZ - Petek bal nasıl yenir? Polen nasıl yenir? > Bak: TÜKETİCİ KÖŞESİ - Ahmetler Köyü Deyince> Bak: YÖREMİZİ TANIYALIM - Polen tuzaklı kovan yapımı Bak: ARICILIKTA YENİ UYGULAMALAR




Resimsiz Yazılarım

Arıcılık ve resim yapmak benim ilgi alanlarım. Bazen değişik konularda yazı denemeleri de yapıyorum. İlgi duyduğum konular, yöremizi, yöremiz insanını tanıtmak. Söz gelimi yöremizde yaşanmış, dilden dile dolaşırken benim kulağıma kadar gelmiş ilginç yaşanmış olaylar var. Bunları yazmazsak belki de bir süre sonra unutulup gidecek. Bu sayfamızda buna benzer bazı konuları ve başka kalemime takılan ilginç bulduğum olayları yazarak ilgilenen arkadaşlarımızla paylaşmak istiyorum.
********************
Dokuma Alaca Fistan                                                                                               
O zaman küçüktüm daha. Ayağımda lastik ayakkabı bile yoktu. Çocuk dediğin oyun oynardı. Oyun değil mi, yalınayak da oynanırdı. Ama anamızın elinden çıkmış bir fistanımız olurdu üstümüzde. Erkek çocuklar da kız çocuklar da aynı fistanı giyerlerdi. Fistanın her şeyi köyümüzün yerli malıydı. Buğdayımızı kara sabanla kendimiz eker, unumuzu değirmende kendimiz öğütürdük. Köyümüze dışarıdan fazla gelip giden olmazdı. İnsanlarımız kendi yağıyla kavrulmaya çalışırlardı. Ekmeğimiz, aşımız, keşimiz peynirimiz hep kendi köyümüzün ürünüydü. Hatta giyeceklerimizi bile analarımız dokur; kendileri dikerlerdi. Köyde kır tarlalara pamuk ekilirdi. Tarlalardan toplanan pamuklar çıkrıklardan geçirilir, kütlülerinden (tohumlarından) ayrılırdı. Tohumlarından ayrılan bu pamuklar, yayla, atacakla atılır, eğrilecek hale getirilirdi. Bu eğrilmeye hazır olan pamukları çarklarda ebem eğirip iplik yumakları yapardı. Bu iplikler evlerin dışındaki düğmelerde çözgün haline getirilirdi. Bu çözgünler çulhalara takılır ve bez dokunurdu. Bezlerin ipliklerinin bir kısmı dokunmazdan önce boyanırsa buna dokuma alaca denirdi. Dokuma bezlerin alacaları çoğunlukla mavi, kırmızı, beyaz çizgilerden oluşurdu. Boyama işi bazen kök boyalarla bazen de satlıkçıdan alınan hazır boyalarla yapılırdı. En iyi dokuma alacalar Gönyat Köyü’nde dokunurdu
Sonraaa… Sonra çağırırlardı beni, bu bezle omzumdan ayak bileklerime kadar boy ölçümü alırlardı. İkiye katlanmış boyum kadar uzun bezin büküm yerinin ortasından kafam sığacak kadar bir delik açarlardı. Yanlarını çuval gibi dikerlerdi. Üst tarafında bir kafa için, iki de yanlarda kollar için delik bırakılırdı. Sonra kollarımın ölçüsünü alıp bu ölçüye göre bezden boru şeklinde kollar dikilirdi. Dikilen kolların uç tarafları dar, gövdeye bitişen tarafları geniş olurdu. Kollar gövdeye eklenince dokuma alaca fistanımız hazır demekti. Bir de kol uçları, alt kenar, boyun deliği kolayca sökülmesin diye kıvrılır pekiştirilirdi. Yeni dokuma alaca fistanımızı giyer giymez sevinçten uçar, soluğu odanın önünde alırdık. Odanın önü köy meydanıydı. Gördüğümüz herkese de “Benim yeni dokuma alaca fistanım var!” diye caka satardık.
Büyükler:
“Bu dokuma alaca fistan çok güzel olmuş. Ben bunu gece çalarım, kendi çocuğuma giydiririm” diye şaka yaparlardı.
Yazın tek fistan yeterdi ama kışın fistanın içine tek renkten dokunup dikilmiş göynek de giyilirdi.
O gün bana da bir dokuma alaca fistan dikilmişti. Dikilen fistanımı giyince bir sevindim, bir sevindim, sormayın. Sevindim ne demek? Sevincimden kanatlandım göklere uçtum. Ne yapmalı? Bu sevincimi birileriyle paylaşmalıydım. Ala fistanımı birilerine göstermeliydim. Görsünler bir, kimin yeni dokuma alaca fistanı varmış. Anam, ebem, Ayşe abam gülerek: “Çok gözel olmuş, çok gözel olmuş!” demişlerdi. “Kırk bir kere maşallah, nazar değmez inşallah!” demişlerdi. Demişlerdi ama bu yeterli değildi benim için. “İlle de arkadaşlarım görmeliydi.” Arkadaşlarıma göstermek için koşar adımlarla köy meydanına yani odanın önüne gitmeliydim. Koşar adım ne demek, uçar adımlarla evden dışarı fırlamıştım. Bir solukta nefes nefese kendimi odanın önünde bulmuştum. Tüh, odanın önünde kimsecikler yoktu. Ötede Gök Mehmet vardı, o da benden yana gelmiyor, öteye, aşağı başa doğru gidiyordu.  Bir an sevincim gölgelenir gibi oldu. Bendeki şansa bak, yeni fistanımı gösterecek çocuk yok ortalıkta. Nerde bu millet? Yer yarılmış, içine girmişler sanki. Mehmet'e dokuma alaca fistanımı gösterip caka satmak istiyordum. “Dokuma alaca fistanım gözel olmuş mu?” diye sormak istiyordum. Ama o bana bakmıyordu. Acelesi var gibiydi.
“Mehmet nere gidiyon?”
“Duymadın mı sen?”
“Neyi?”
“Köye ıradıyo gelmiş.”
“Iradıyo mu?”
“Iradıyo ya.”
Şimdi o bana caka satıyordu. Benim dokuma alaca fistanımın pabucu dama atılmıştı. Iradıyo benim fistandan daha önemliydi demek ki.
“Bu ıradıyo da kim oluyor?”
O hem güldü hem de bildik bildik konuştu:
“Ben ıradıyoyu görmeye gidiyom.  Herkes gitmiş. Hadi sen de gel.”
Herkes gitmiş demek. Herkes ordaysa, ben de oraya gidersem herkes benim yeni ala fistanımı görürdü. Bakalım herkes benim ala fistanıma mı bakacak yoksa ıradıyoya mı?
Hızlı hızlı yürüdük. Ben sordum:
“Nereye gelmiş bu ıradıyo?”
“Gara Memed'in evine gelmiş.”
“Ne diye oraya gelmiş? Odanın önüne neden gelmemiş? Odanın önünün suyu mu çıkmış? “
“Iradıyoyu Gara Memed'in Yusuf getirmiş.”
Köye satlıkçı gelirdi. Semerci, kalaycı, cambaz, gelirdi ama hepsi odanın önüne gelirdi. Köye ıradıyo ilk gelmişti. Sordum.
“Ne yaparımış bu ıradıyo?”
“Gonuşurumuş, türkü söyler imiş.”
İyice meraklanmıştım.
"Düğünlerdeki abdallar gibi mi?"
“Gidelim bakalım görürüz.”
Gittik gördük. Bu ne yahu? Ne bu evdeki kalabalık? Burada mevlit mi okutuluyor yoksa düğün mü var? Evin içi dolmuş ki gelen adamlar eve giremiyorlar. Eve sığmamışlar da evin önünde toplanmışlar. Evin duvarlarındaki her düğmede kuş gibi tünemiş birer çocuk var. Evin yola bakan penceresinden içeriye bakmaya çalışan çocuklar duvarda itişip kakışıyorlar.
Şaşırıp kalmıştım. Benin ala fistana kimse bakmıyordu. Hatta ala fistanım olduğunu ben de unutmuştum. Nasıl bir adamdı bu “ıradıyo” dedikleri? Nasıl görebilecektim? Daha doğrusu görebilecek miydim?

O gün akşama kadar evin önünde bekledik, radyoyu göremedik. Gürültüden sesini de duyamadık. Akşam ezanı okununca herkes birer ikişer evine dağıldı. Ben de ayrıldım oradan. Keyfim kaçmıştı. Radyoyu göremeyişime mi yanmalıydım; dokuma alaca fistanıma kimsenin bakmayışına mı?
(Radyo Sevdası adlı romanımdan bir bölüm. 26.8.1967)

Çoban Arkadaşım
Akşam olmuştu. Keçiler kendiliğinden ağıla birikmişlerdi. Çoban damı ağılın girişine yapılmıştı. Çoban damının ocağında harıl harıl bir ateş yanıyordu. Dama girdik. Damın tabanında bir kepenek serliydi. Bir kepenek de damın yukarı kenarında terkili duruyordu. Bu kepeneğin biri Hacı dayının, biri de benim olacaktı demek ki. Demek ki ben de Hacı dayı ile beraber davar güdecektim. Köyün en tanınmış çobanından bu işin inceliklerini öğrenecektim. Hacı dayı ile arkadaş olanlar bir iki ay sonra yorulup kaçarlardı. Hacı dayı davarları çok yatırmaz, devamlı yayıltmak isterdi. Yanındaki çobanın da yatıp dinlenmesine izin vermez, devamlı uyanık tutardı. Onun için Hacı dayı ile arkadaşlık biraz zordu. Bakalım ben ne kadar dayanabilecektim.
İçeri girince Hacı dayı peştamalı bir sofra gibi kepeneğin üzerine serdi. Peştamalda yufka ekmek bükümü vardı. Gelince soğumasın diye ocağın kenarına koyduğu çitili de peştamalın ortasına koydu.  Çitilde etli kuru fasulye vardı. Yufkalardan kopardığımız ekmek parçaları ile başladık karnımızı doyurmaya. Hacı dayı başladı gene bana öğüt vermeye.
“Hay yavrum sen neden beğenmezsin çobanlığı? Çobanlık dediğin senin zanaatların piri, zanaatların beyi.  Çobanlık yap, bey gibi gazan, bey gibi ye. Bu çitildeki etli guru fasulyeyi köyde kaç gişi yeyebilir? Şehirde kaç gişinin sofrasında et olur?”
Hacı dayının o aceleci hali yemek yerken de görülüyordu. Hızlı hızlı atıştırıyordu. Benim kolumu dürttü:
“Öyle yavaş yemek yeyen adamdan eyi çoban olamaz.  Eyi çoban olacaksan benim gibi birez hızlı yeyeceksin. “
Ben çok az konuşuyordum. Daha doğrusu zorunlu olmayınca hiç konuşmuyordum. Onun öğütleri ise sağanak yağmur gibi yağıyordu:
“Ben çoban olmayacam, okuyacam derimişsin. Budalalık etme. Okuyup da mamır mı olacaksın? Okuyanları görüp dururuz işte. Her gün gelirler, Hacı dayından borç para isterler. Sen mamırlığı eyi bir zanaat mı sanın hay yavrum? Bizim yeyip geydiğimizin onda birini yeyip geyemezler.”
Hacı dayının bazı dedikleri doğruydu galiba. Ama bu dedikleri bana pek inandırıcı gelmemişti. Hacı dayının yün şalvarının dizleri, kıçı yamalıydı. Sırtındaki abanın da dirseklerinde yama vardı. Sanırsam giyecek konusunda pek haklı sayılmazdı. O devam etti:
“Şehirdeki mamırların aybaşı demeden cüzdenleri boşalır. Koş bakalım, Hacı dayıdan borç istemeye. Aman Hacı dayı aybaşına gadar borç… Aman Hacı dayı, azıcık borç… Yaaa hay dayısı ya! Sonra aybaşı olur, aldığı maaşın yarısı borca geder, yarısı avradın çorabına, boyasına geder… Derken bakarsın gene elde avuçta bir şey galmamış.  Haydı bakalım, Hacı dayıdan gene borç istemeye. Ya hay yavrum ya…”
Bir yandan anlatır, bir yandan da avurtlarını doldura doldura yerdi.
“Okursan yarın sen de bir mamır olursun. Ayın yarısı gelmeden maaşın tükenir, sen de koşar geliersi Hacı dayına. Ne o? Hacı dayı azıcık borç ver! Vallaha vermen, töb’olsun vermen.”
Konuşmasıyla yemek yemesi yarış halindeydi. Hangisinin daha hızlı olduğu belli olmuyordu. Çobanlığı göğe çıkarıyor, öteki bütün meslekleri yerin dibine batırıyordu.
“Yaaa, hay yavrum ya, bu memlekette herkes bilir beni. Benim nerden başladığımı herkes bilir. Ben ayağı gırık bir çebiçle başladım bu zanaata. Bak şimdi önümde gocaman bir sürü var. Köyde benden fazla davarı olan başka biriri yok. Köyde benden zengin başka biri yok. On bin lira alacağım var mamırlarda. Sen de okuyup mamır olacağına, ondan bundan borç para isteyeceğine, sen de benim gibi sürü sahabı ol, sen de başkalarına borç ver. Ben bu işe ayağı gırık bir çebiçle başladım. İnanmazsan bobana sor. Hem de davar gütmeye başladığımda senin bacağın gadar yoğudum. İnanmazsan bobana sor.”
Babama sormaya hiç gerek yoktu. Aynı şeyleri babam da kaç kere anlatmıştı.
Karşı yamaçta da bir sürü daha yatıyordu. Köpeklerin havlaması duyuluyordu. Arada bir çocuk sesleri de geliyordu. Ben sordum:
“Karşıdaki sürü kimin Hacı dayı? Seslenen çocuklar kimin çocukları”
“Kimin olursa olsun. Niyen adam olmadıktan sonra. Sevmediğim adamların. Allahın işi işte. Ciğeri beş para etmez adamlara birsürü çocuk verir, bene yumruk gadar bir et parçasını çok görür. Allaha da küskünüm.”
Ben şaşmıştım onun bu cesaretine. Allaha sitem ediyordu. Uyardım onu:
“Hacı dayı ne biçim konuşursun sen? Allah taş eder adamı. Allaha küsülür mü?”
“O geri adım atmadı, verdi veriştirdi.
“Küsülür. Nedir benim suçum da beni dünyadayken cezalandırır? Ben kötü bir adam mıyım? İhtiyacı olanlara borç para veririm. Hayrat yaptıracam deyi oğraşırım. Sonracığıma baldırı çıplaklara sürüyle çocuk verir, bene bir sabiyi çok görür. Beni dünyadayken dostuma düşmanıma karşı mahcup eder. Küskünüm.”
Çocuk konusu konuşulurken sesi ağlamaklı çıkıyordu. Ben söyleyecek söz bulamıyordum.
“Hacı dayı vardır onun da bir bildiği. Biz gene de Allaha asi olmayalım.”
“Öyle olsun bakalım.”
Çitildeki yemek yarıya gelince Hacı dayı peştamalı dürüp bağladı, dama astı. Yemek çitilinin de ağzını kapatıp onu da dama astı. Sonra dışarı çıkıp birkaç odun getirdi, vurdu ocağa. Başladı odunların kabukları kızgın korların arasında çıtırdamaya. Biraz sonra yalımların arasında kayboldular.
“Yatalım gayrı. Kepeneği eyi örtün. Bak böyle. Üşüme. Ataş da var. Kepenek böyük, furun gibi. Kepeneğin yarısını altına ser, yarısını da üstüne çek. Bak, işte şöyle.”
Çoban damının bir köşesine o yattı. Bir köşesine de onun gibi yapıp ben yattım.

Ateşin yalımları damın içini ısıtıyordu. Dışarıdan geviş getiren keçilerin mırıltıları duyuluyordu. Arada bir kaşınan keçilerin çan sesleri gecenin suskunluğunu bozuyordu. Az sonra Hacı dayı da horlamaya başlamıştı. 
(Radyo Sevdası adlı romanımdan bir bölüm) 26.08.1967
...
Çocuk Ve Şeker

Çocuklar da şeker yiyebilsinler.

Çocuklar şekeri çok sever. Bizim çocukluğumuzda şeker az bulunurdu. Belki biz yoksulduk, alamazdık; belki de herkese yetecek kadar şeker üretilemediğinden çok pahalıydı. O nedenle bazı evlerde şeker ancak eve misafir gelince çaya atılan bir tüketim maddesi durumundaydı. Çocukluk bu ya şekeri çok severdik; evde anam babam olmayınca şeker bulabilmek için evin altını üstüne getirirdik.
İki küçük çocuktuk. Kardeşim Emine ve ben. Yaylada; Bozlağan’dayız. Bizim davar az olduğu için devamlı çok davarlı olan birinin ardına yama olurduk. O zaman da Molla Mehmet elin içindeydik. Anamla babamın devamlı bir işi olur, gündüzleri evde durmazlardı. Kardeşimle ben evde yalnız kalırdık.
 Evimiz kıl çadırdı. Çevresi kuru taş duvarla örülmüş, kündüre taşlarının*  üstüne bir ladin torusundan yapma öz kösülmüş, üstüne de kara kıl çadır atılmıştı. Evin içinde öndeki kündüre taşının altında ocaklık vardı. Sacayağının üstüne bir bakır tencerede darı aşı vurulmuştu. Kardeşimle ben onun altındaki ateşi de arada bir ölçeriyorduk.**  Öyle tembih edilmişti. Akşam anam babam eve gelince pişmiş olması gerekiyordu.
Evin arka kısmına çuvallar dizilmişti. Çuvalların üstünde de yatak yorgan duruyordu. Çuvalların her birinde farklı eşyalar bulunurdu. Anam babam bize bu çuvalları ellemememizi söylerlerdi. Biz de inadına boş kaldıkça çuvalları karıştırır, içinde ne var ne yok elden geçirirdik. Sonra da aldığımız şeyi eski yerine koyardık. Güya anam babam bizim karıştırdığımızı bilemeyecek… Arkadaki çuvalların hangisinde ne var hep öğrenmiştik. İkisinde un vardı Birinde darı, bulgur, yarma buğday, dövme buğday, kavurgalık, göllelik buğday, tarhana, incir tuz gibi yiyecekler vardı. Birine giyecekler doldurulmuştu. Yiyecek çuvalındaki incirlerden yemek serbestti. Duvarla çadırın bitiştiği yerde yeşil, mor, naneli çaylar vardı. Yabancı misafirler gelirse onlara yemekten başka çay da verilirdi. Çayın içine şeker de atılırdı. Çuvalları karıştırırken her şeyleri buluyorduk ama şekeri bulamıyorduk.
Bir gün çuvalları karıştırırken giyeceklerin doldurulduğu çuvalın dibini dışarıdan ellerken un gibi yumuşak bir şey keşfettik. Bu neyse giyecek olmadığı dışarıdan belliydi. Üşenmeyip çuvalın üst tarafını boşalttık. Sonra ben kolumu uzatıp bu yumuşak şeyi yukarı çıkardım. Bu bir bezden keseydi. Kesenin ağzını açıp baktık. Beyaz bir toz…
“Şekaaar!” diye fısıldaştık.
Hemen işaret parmaklarımızı ağzımıza götürüp ıslattık. Kesenin içindeki beyaz toza dokundurduk. Tozlar ıslak parmaklarımıza yapıştı. Beyaza bulanmış parmaklarımızı ağzımıza götürdük…
“Şekaaar, çok tatlı…” diye söylendik gene.
Aynı denemeyi yapmaya devam ettik. Bir yandan da konuşuyorduk.
“Çok yemeyelim, bilirler.”
“Tamam.”
“Az yeyelim de bilemesinner.”
“Tamam.”
“Uf be çok tatlı…”
Kardeşim daha çok küçüktü. R seslerini söyleyemezdi. “Şekar” yerine “şekay” derdi.
“Şekay gibi…”
Gülüp kıkırdaştık.
“Şekar zaten.”
“İnciyden bile tatlı.”
“Üzümden de tatlı.”
“Baldan?”
“Bence bal daha tatlı.”
“Bizim evde bal yok.”
“Üzüm de yok.”
“İncir vardı emme o da tükendi.”
“E o zaman ne ile tatlandıyacağız biz ağzımızı?”
“Şekarla tabi.”
“Şekayı bizden neden saklaylay aga be?”
“Bilmem, emme dedem kahveyi şekarla içer.”
“Bizim evde kahve yok. Kimde olur kahve?”
“Zenginlerde.”
“Kim zengin?”
“Deli Hacı zengin.”
“Onda kahve vay mıdıy?”
“Vardır.”
“Bizde yok.”
“Yok.”
“Emme bizde şekay vay.”
“Var.”
“Şekayı neden almış bobam?”
“Misafirlere çay verirler. Çayın içine de şekar atılır.”
“Tükeniyse?”
“Tükenirse misafire çay veremezler. Çay veremezlerse de misafire karşı ayıp olur.”
“Çay şekaysız içilmez mi aga?
“Şekarsız tadı olmaz.”
Dalmıştık. Parmaklarımızla şeker yemeye devam ediyorduk. Mutluyduk. Hem parmaklarımızla şeker yiyor hem de şeker gibi tatlı tatlı konuşuyorduk. Dışarıdan evin önünden bir geçen oldu. Ben hemen toparlandım keseyi elime aldım.
“Yeter gayri, az yeyelim de azalmasın.”
Kardeşim itiraz etti:
“Azalıysa n’oluy?”
“Azalırsa bilirler.”
“Tamam, biy keye daha alalım.”
Bir kere daha şekerin içine ıslak parmaklarımızı bandırıp ağzımıza götürdük. Doyamamıştık ama ben gene de ağzı kalın bir iplikle büzgülü kesenin büzgüsünü çekerek kapattım. Aldığım şekilde bağladım. Keseyi aldığımız yere koyduk.
Anam babam şeker yediğimizi ilk günlerde bilemediler. Ama onlar evde olmayınca biz şeker kesesini çıkarıp parmak bandırarak yemeye devam ettik. Şeker azalmaya başlamıştı. Bundan ben rahatsız oluyordum. Bir gün:
“Yeter artık yemeyelim.” Dedim.
“Neden?”
“Çok azaldı bilirler.”
“Bilemezley.”
“Bilirler dedim.”
“Biz yemedik deyiz.”
“İnanmazlar.”
“İnanıylay.”
“İnanmazlar emme gene de benim aldığımı söyleme.”
“Söylemem.”
“Bak, söylersen döverim ona göre.
“Tamam, söylemem.”
Kardeşimle anlaştık. Bilirlerse kardeşim benim aldığımı söyleyemeyecekti.
Derken bir gün anamla babam yorgun argın bir yerlerden geldiler. Babam anama:
“Avrat, yorgunuz, bi çay gaynat da içelim.”
Anam:
“Tamam.” Dedi.”Hep misafir mi içecek çayı, bu sefer de biz içelim.”
Kardeşimle ben olacaklardan endişeli, korkulu gözlerle birbirimize bakarak sindik bir köşeye.
Ben anama babama göstermeden işaret parmağımı uzatıp kardeşime sallayarak gerekli uyarıyı yaptım.
Ocağa ateş yakıldı, isli çaydanlık sacayağının üstüne kondu. Sonra anam bize göstermeden çuvalları karıştırıyor gibi yaparak şeker kesesini çıkardı. Keseyi görünce “olamaz” der gibi kafasını salladı. Sonra keseyi babama uzattı.
“Sen bundan heç aldın mı?”
“Yooo, almadım.”
“Azalmış bu kesedeki şekar.”
“Azalmış.”
Sonra dönüp bize baktılar.
“Hanginiz yedi?”
“Ben yemedim.”
“Ben de yemedim.”
“Kim yedi?”
“Bilmeyiz.”
Babamla anam gülüştüler.
“Doğru söyleyin, bir şey demeyeceğiz.”
Kardeşimle gene bakıştık.
“Bilmeyiz.”
Anam yumuşak bir sesle:
“Yavrum şeker için hırsız mı girdi eve? Hırsız girse hepsini götürürdü. Hanginiz yedi, söyleyin bir şey yapmayacağız.”
Kardeşim onların gülmesinden, yumuşak davranmasından cesaretlenmişti. Gözlerini benden kaçırarak cevapladı:
“Söyleysem Alı beni dövey.”
Anamla babam sesli sesli güldüler bu kez.
“Tamam, tamam. Söylemene gerek yok.”
……………………………..
* Kündüre taşı: Çadır özünün yanlara kaymasını önlemek için duvarın üstüne özün altına konan düz ve geniş taş. ** Ölçermek: Yanan odunların yanmasını devam ettirmek için onları birbirine yaklaştırmak.
Ali Varol - 23 Nisan 2012